6 Ekim 2015 Salı

Bir Çift Gamze ve Ayakkabı

 Gamzelerin Çok Güzel (Bence...)

 Ne bin asırlık bir meseleydi, ne de taptaze bir papatya demeti... Oldukça ve çokça ne düşündüğün vardı birde ne yaptığın. Tire çek, birde gafletin ve sen. Gafletin ağlıyor, sen sinirleniyordun. Ayırdın bir kere, seni senden, senlileri kendinden ayırdın. Vedalaştın. Düz yürüdün, içe bastın. Çocukkende içe basardın zaten. Vazgeçememişsin galiba bazı şeylerden. Geçemiyorsun tabi...Mümkündür. Içe basma meselesi...Uzun ve meşakkatli. Zaman alıyor onarması bazı içe basmaların. Noldu senin o giydiğin bir ayakkabı vardı bunun için. Deriden olur genelde, kahverengi, bordo, yeşil tonlarında...Renkleri gördüğünde istemli bir nefes alma. Deriiin... Hani akşam olmuştur da, hava buna inat kararmakla kararmamak arasında gider gelir. Senide sürüncemede bırakır. Bilemezsin; akşam oldu mu, olmadı mı. Bunalırsın. Gri gibi bir renk. Grileşmiş şeyler işte...Ne bileyim sevilmez topyekün bence. Sevmiyorum. Uyuma der büyüyen insanlar. Bu vakitler uyunmaz... Yaş almışlar bilirler tabi herşeyi. Onlar bilmeyecekte ben mi bileceğim. Olacak iş değil ! Ne diyordum... Ayakkabı...Renkleri...Yoran renkler...Akşam gibi filan işte. Akşam olamamış akşamvarimsi. Her neyse!

 Varolan onca şey sana mı inat? yoksa sana inat mı? Bence sorun ayakkabılardı ve onun renkleri...Biliyordun işte. Başından (ilk adımından) sonuna (son gözyaşına) kadar biliyordun. Görünen köye kılavuz yazma adeti yenilerde türemediyse, görünen köy kılavuz istemiyordu...Sorsan odanda duran karikatüre, o bile söylerdi. Seni tanımanın uzağından geçmeyip kapısını dahi çalmayacak kadar düşün ki o kadar tanıyan herhangi birinin çizdiği sen olmayan bir karikatür...Ona da hep bakıyorsun ama hiç sen değil gibi değil mi? Birde tam karşına her an görebileceğin şekilde asılmış. Sanki her baktığında, ama benim kaşlarım o kadar kavisli değildi...Zaten ben böylemiyim...Diyorsun içinden. Sinmiyor işte içine o karikatür. Odada sen birde sen gibi biriyle uyuyorsun her gece. Gözünün içine baka baka, ama için almaya almaya her yeni sabaha uyanıyorsun işte. Sabahlar hep mi yenidir? Yeni bir gecede uyuyarak eski bir sabaha uyanmaz mı insan hiç?

 Peki ya o çizene ne demeli...Ne demeli ki bilmem. Hiç o sen mi ? Yapma gözünü seveyim. Dur biraz abartayım hatta, Yapma gözünün yağını yiyeyim. Bu da ne laf ama. Duyunca insanın içinden ıyy diyesi geliyor. Neyse! Seni tanımadan, bilmeden, duymadan, görmeden, hatta gamzen olduğunu bile farketmeden bir sen çizmiş. Birde kaşlarını mübalağalı göstermiş. Sözümona görmüş, çözmüş seni. Yazık...Gamzelerini bile görmemiş. Halbuki ne kadar güzeller...Kendinde belki en sevdiğin ve taşımaktan mutlu olduğun şeyler...Annen az uğraşmadı sana hamileyken sen gamzeli ol diye. Ne ayvalar yedi. Öyle derler...Ayva çok yersen çocuğun gamzeli doğarmış. Düşün işte, anneciğinin o kadar emek edip ortaya çıkardığı o güzelim çukurlar yok o resimde...Ne varki senden olan orada zaten...Her eylemin arkasına gibi koyarak ancak seni anlatabilir bunu çizen insan...Tanıyor gibi biri...Gerçekte gamzeleri olan bu kızı biliyor gibi biri...Görüyor gibi...Ama gibiyi çekersen kral çıplak! Mahkum etmişler seni, bu sana benzeyen, gamzeleri bile olmayan, saçma kaşlı resimle yaşamaya, uyumaya, uyanmaya, günaydın demeye, kahve içmeye...Yalnız kalmaya...Bir yerden esinti geldi, ürperir gibi oldum. Yalnız kalmaya...Kendinde bir soğutuculuğu var bu iki kelimenin. Yazarken bile hep tereddüt...Yanlız mı? Yalnız mı? Yalnız...Yalından geliyor. Bilen iyi bilir. Tereddütsüz yazar, YALNIZ. Bilen iyi bilir...Hemde ne biçim bilir. Yalnızın ancak yalnız çizebilir gamzeli bir karikatürünü. Ya-n-lız çizerse eğer, o zaman işte olmaz o güzelim gamzeler...Sonra bir ömrü gamzesiz ve anlamsız kaşlı, sana benzeyen ama seni ancak her gün biraz daha yiyerek sana benzeyebilen bir canavarla(resimle) harcayıvermişsin. Ömür dedim, mübalağa mı ettim? Öyle diyor olabilirsin içinden. Vakit gelir görürsün neyin heba olduğunu.